TEVHİDNÂME İLE KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNE YOLCULUK-5

13-15.Bâb

_______________________________________________________________________

13 – Allah’ım!

Sen’den, nefislerimizi, ruh ve kalb hayatına açık, melek edalı arzlı bir semaviye dönüşmüş “nefs-i mutmainneufkuna (16)  yükseltmeni; onun bir üst mertebesi olan, kullarının Sen’den hoşnutluğunu anlatan, Sen’den ne gelirse gelsin, her zaman şükürle karşılık verip kat’iyen şikâyet etmeme, bu yolda gülü de dikeni de aynı görme, azbı da azabı da bir bilme noktası sayılan “nefs-i râdiyezirvesine (16) ulaştırmanı; onun da ötesinde, rızana mazhar edilmenin, bizim küçüklüğümüze göre değil Senin azametine yakışır bir iltifata erdirilmenin unvanı olarak anılan “nefs-i mardiyyeşahikasıyla (16) bizleri serfiraz kılmanı diliyor ve dileniyoruz. Öyle ki, Senin rızana erdikten sonra başkalarının bizden razı olmasını hedeflemekten bizleri müstağnî kılacak ölçüde olsun!

________________________________________________________________________ 

(16)  NEFS-İ MUTMAİNNE / RÂDİYE / MARDİYYE :

ÂBİD, ZÂHİD, ÂŞIK (2) [1]

Hep ötelere müteveccih olan bu hakikatbîn ruhlar, hemen her hâllerinde fâniyat u zâilatı gönüllerinden silip atarak bâkiyât-ı dâime ile nefes alır-verir, yeni yeni adımlar atmak suretiyle kendilerini nefs-i mutmainne, râdıyye, mardıyye (16) zirvelerinde bulur ve sâfiye, zâkiye ufuklarını temaşaya koyulurlar; koyulur ve kalblerini, ruhlarını sürekli sır ve ahfa ufkuna müteveccih tutma gayreti içinde çırpınır dururlar. Zühd üstü zühd veya aşk u iştiyak meltemlerini belli ölçüde duyup hissedince de nazarlarında varlık-yokluk aynı rengi alır ve onlar, ekstradan gelenleri كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ diyerek tahdîs-i nimet şuuruyla değerlendirir; gidenleri de sırtlarından bir yükü atmışçasına “Ohh!..”larla karşılarlar.

 NEFİS (1) [2]

“Sofilerin, seyr ü sülukta, zevken duyup yaşadıkları bu konuyu biz, nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mutmainne, nefs-i râziye, nefs-i marziyye(16), nefs-i mülheme, nefs-i zekiyye veya sâfiye unvanlarıyla daha önce arz etmeye çalışmıştık.

….

Bu mertebelerden her birinin kendine göre bir vâridi, bir mevhibesi, bir zevki, bir ufku, bir şîvesi, bir ihsası ve bir de ihtisası vardır. Bunlar bazen mürşidin işaretleriyle, bazen de kendini bilen, ruhunu dinleyen yüksek murakabe ve muhasebe insanlarına özel bir teveccühle ihsas edilir veya açıktan açığa bildirilir.

Aslında, nefis nefistir; ama iyi bir tezkiye sayesinde hevâsına muhalefeti ve Rabbine muvafakatı sağlanabilirse insanî ufukta, ışığı güneşten, tıpkı bir dolunay gibi o da pırıl pırıl bir ziya kaynağı haline getirilebilir.

 NEFİS (2) [3]

Güvenmez asla kendine, emeğine, ameline; beğenmez yaptıklarını, yapacaklarını; debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi ayaklarının altına alır ettiklerini de edeceklerini de.

En hayırlı işlerinde bile riyaya, süm’aya, alkış ve takdir beklentisine girdiği/giriyor olduğu endişesiyle sarsılır, rüzgârlarla salınıp sarsılan ağaçlar gibi. Yol boyu hep bu mülâhazalarla yürür tâ son noktaya kadar; yürür de, sağda-solda bir sürü derbederin ve dökülüp yollarda zayi olanların

Ah keşke sağlığımda şu hayat için bir hazırlıkta bulunabilseydim.” deyip inlemelerine karşılık o

Ey nefs-i mutmainne, dön Rabbine, sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak; dön ve gir halis kullarım arasına.” iltifat ve teveccühleriyle istikbal edilir. Bilinmedik uhrevî bişaretlerle şereflendirilir ve kalb ufkundan ne mevhibelere ne mevhibelere mazhar olur.

***

_______________________________________________________________________

14 – Allah’ım!

Bizleri her zaman yüzü yerde ve alçak gönüllü “mütevâzı (17) kimselerden eyle! Öyle ki tavır ve davranışlarımızda başkalarını mülahazaya alıp onların rızasını hedeflemenin adı olan her türlü “riya”dan; faikiyet mülahazasına girip büyüklük taslama diye tarif edilen “kibir”den; iç beğeni girdabına kapılıp kendine meftun olmanın ismi addedilen “ucub”tan bizleri alıkoyacak keyfiyette olsun!

________________________________________________________________________

 

(17) MÜTEVÂZI :

 RÜŞD [4]

“Yürürken bu nuranî yolda her şeyin Cenâb-ı Hakk’ın ekstra lütfu, ihsanı ve özel teveccühü olduğunu/olacağını, bunun da ümit ve iradesinin gerçek dinamizmini teşkil ettiğini düşünür; yürür doygunluğa ermiş vicdan mekanizmasıyla sefeh orduları üzerine ve zaferle şahlanır daha ötelere ilâhî teveccüh ganimetiyle. Verdiğini verir, aldığını alır ama girmez zafer ve gına sağanağıyla şımarıklığa; girmez ve hep hamd ü senâlar ile gürler, mahviyet ve tevazu (17)  ile iki büklüm olur; olur da “Değildir bu bana lâyık bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?!.” (M. Lütfî) der…”

 ***

KENDİ DERİNLİĞİYLE LATÎFE-İ RABBÂNİYE [5]

“…O, gaye-i hayal ufkuna iştiyak içinde kasılıp kıvranan bir heyecan ve heymân unsuru.. ebediyet ve Ebedî Zât iştiyakıyla cayır cayır yanıp püryan olan bir fenâfillâh dili.. tevazu ve mahviyetle (17)  buudlar ötesi seyahatlere talip, yorgunluk bilmez bir küheylan.. her zaman sonsuzluk rüya ve hülyalarıyla oturup kalkan ve “hel min mezîd?!.” deyip gözünü ötelere, ötelerin de ötesine dikmiş bir vuslat ve şeb-i arûs sevdalısı.. marifet, muhabbet, aşk u iştiyâk-ı likâullah delisi.. beden dünyasındaki maddî-manevî hükümranlığına rağmen, sevdalandığı kapının boynu tasmalı, kulağı küpeli azat kabul etmez bir bendesidir ve….”

 ***

TEVAZU (2) [6]

“Yine onlar, Kitap ve Sünnet’e muhalif yollarla kurtuluşa erilemeyeceğinin idrâki içindedirler. En büyük güç kaynaklarını da Allah’a kullukta ararlar.

Onlar, sa’ylerinin semeresini kendilerinden bilmez ve Allah’ın bir imtihan olarak onlara verdiği kıdemi ve kim bilir, hangi mülâhazayla ortaya koydukları sa’y ü gayreti başkalarına karşı aslâ üstünlük vesilesi saymazlar.

Halkın hüsn-ü zan ve teveccühlerine bel bağlamaz ve bedel arayışına girmezler. Sevilip sayılmalarını bir ibtilâ kabûl ederek, Allah’ın kendilerine olan lütuflarını etraflarına karşı minnet ve ezâ vesilesi görüp, Hakk’ın ihsanlarını halka karşı sebeb-i istibdat yapmazlar.

Hâsılı, tevâzu (17)  hulukullah sarayının cümle kapısı olduğu gibi, Hakk’a ve halka yakın olmanın da en birinci vesilesidir.

Mü’min, secde unvanıyla başı ile ayakları aynı noktada birleşince Allah’a en yakın olur.

***

_______________________________________________________________________

15 – Allah’ım!

Ulu Dergâhından bizlere öyle bir lütufta (18)  bulun ki, Sen’den gayrı bütün mâsivadan gelebilecek iyilik ve lütuflardan bizleri müstağnî kılsın!

 ________________________________________________________________________

***

(18) LÜTUF :

KALB VEYA LATÎFE-İ RABBÂNİYE [7]

 “Zira o latîfe-i rabbâniye, Hakk’ın tecellisi adına bir meclâ-i hâss-ı ilâhî, bir beyt-i nazargâh-ı celâl ve vasıta-i inşirah-ı cemâldir. İşte bu yüce maksatlar için fevkalâde donanımlarla insan irade ve düşüncesine emanet edilen bu latîfe, şayet şeytânî ve nefsânî kirlerle kirlenir ve hikmet-i vücudundan cüdâ düşerse, dünya ve ukbâ hızlânı kaçınılmaz olur. İradesinin hakkını verip bu meclâ ve beyti pâk ve teveccühlere açık tutanları ise, o beytin gerçek sahibi “mak’ad-ı sıdk” âlî makamı lütfuyla(18)  lütuflandırır ve bunlar ettikleriyle “Kudret Sahibi, mülk ü melekûtu yücelerden yüce Allah maiyyetine ermiş olurlar.” (Kamer, 54/55)

 *** 

 ŞÜKÜR  [8]

Evet, Allah’ın üzerimizde olan lütufları(18)   imanın ışığı altında ve İslâm‘ın emirlerini yaşarken daha bir belirginleşir, netleşir, duyulur-hissedilir hâle gelir ve Allah tarafından aczimize, fakrımıza merhameten ve ihtiyaçlarımıza binâen, hem de karşılıksız olarak verildiği görülür ki;

bu da, o ihsan ve lütufları(18) bahşeden Zât’a karşı bizde senâ hislerini coşturur; coşturur ve “Şimdi gel Rabbinin nimetini anlat da anlat!” gerçeğine uyanarak, emrolunduğumuz minnet ve şükran vazifesini rûhumuzun derinliklerinden fışkıran bir heyecanla yerine getiririz..”

İHSAN_  [9]

İhsan şuuru, yağmur yüklü bulutlar gibi bir baştan bir başa bütün kalb tepelerini sarınca, ilâhi eltaf sağanak sağanak boşalmaya başlar.. ve insan kendini “İhsan ruhu ile yatıp-kalkanlara, ihsan üstü ihsan ve bir de ziyade vardır.” kuşağında bulur; bulur ve insan olma mazhariyetini en engin hazlarıyla duyar ve yaşar.

Bu mevzuda bir de, amel ve davranışların ötesinde, kalblerin kurup durduğu hâlis niyetlere terettüp eden, fazl ve lütuf(18)   kaynaklı ilâhî vâridat vardır ki, onun tasavvuru bizi de bizim düşüncelerimizi de aşar..!

 

ZİKİR_  [10]

Yani siz, Allah’ı zikr u fikr u ibadetle yâd edince, O da sizi teşrîf ve tekrîmle anacak.. siz dua ve münâcâtlarla hep O’nu mırıldanınca, O da icabetle size lütuflar yağdıracak.. siz onca dünyevî işlerinize rağmen O’nunla münasebetlerinizi devam ettirince, O da dünya ve ukbâ gailelerini bertaraf ederek sizi ihsanla şereflendirecek.. siz yalnız anlarınızı O’nun huzuruyla şereflendirince, O da yalnızlıklara itildiğiniz yerlerde size “enîs ü celîs” olacak.. siz rahat zamanlarınızda O’nu dilden düşürmeyince, O da rahatınızı kaçıran hâdiseler karşısında size sürekli rahmet esintileri gönderecek.. siz O’nun uğrunda yollara dökülüp O’nu cihana duyurunca, O da sizi dünya ve ukbâ zilletlerinden kurtaracak.. siz bütün davranışlarınızda ihlâslı olunca, O da sizi gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insan tasavvurunu aşan hususî iltifat ve hususî pâyelerle şereflendirecek…

[1] Çağlayan_K.Z.T Mart 2018_ ÂBİD, ZÂHİD, ÂŞIK (2)

[2] Kalbin Zümrüt Tepeleri  NEFİS (1)  (31 May 2003)

[3] Kalbin Zümrüt Tepeleri  NEFİS (2)  (30 Haziran 2003)

[4] Çağlayan_K.Z.T Temmuz 2017_ RÜŞD

[5] Çağlayan_K.Z.T Kasım 2017_ KENDİ DERİNLİĞİYLE LATÎFE-İ RABBÂNİYE

[6] Kalbin Zümrüt Tepeleri  TEVAZU  (30 Kasım 1993)

[7] Çağlayan_K.Z.T Ekim 2017_ KALB VEYA LATÎFE-İ RABBÂNİYE

[8] Kalbin Zümrüt Tepeleri  ŞÜKÜR (30 Nisan 1994)

[9] Kalbin Zümrüt Tepeleri  İHSAN (31 May 1992)

[10] Kalbin Zümrüt Tepeleri  ZİKİR  (31 Ağustos 1992)