TEVHİDNÂME İLE KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNE YOLCULUK-14  (14.BÂB) 

GÜNCELLENME TARİHİ: 15 EYLÜL 2019

 (TEVHİDNÂME-14):

Allah’ım!

Bizleri her zaman yüzü yerde ve alçak gönüllü “mütevâzı” (16) kimselerden eyle! Öyle ki tavır ve davranışlarımızda başkalarını mülahazaya alıp onların rızasını hedeflemenin adı olan her türlü “riya”dan; faikiyet mülahazasına girip büyüklük taslama diye tarif edilen “kibir”den; iç beğeni girdabına kapılıp kendine meftun olmanın ismi addedilen “ucub”tan bizleri alıkoyacak keyfiyette olsun!

 14.BÂBIN DUASI  (YAKARAN GÖNÜLLERDEN…)

Ey tevazu ve huşû ile Kendisine teveccüh eden kullarının kalblerini, zikriyle hoş ve hoşnut eyleyen!

Yâ Men yuhibbü’t-tevvâbîn.. Ey tevbe edenleri seven,

Yâ men hüve âyâtühû bürhânün Ii’n-nâzirîn.. Ey âyetleri bakanlar ve ibret alanlar için kesin delil olan,

Yâ Men hüve bimen erâdehû ‘alîm .. Ey kendisini arzulayanları çok iyi bilen,

Yâ Nezîr.. Ey kullarını kendisine isyanın kötü âkıbetinden sakındıran Nezîr,

Yâ men tevâdaa küllü şey’in li azemetih.. Ey azametine herşeyin boyun eğdiği

Yâ Ensara’n-nâsirîn.. Ey yardımı, her türlü yardımdan üstün olan ve bütün yardımcıların da yardımcısı olan Rabbim, 

Allahım! Bizi Sana şükreden, Seni zikreden, huzurunda hudû ve rehbetle duran, çok tâatta bulunan, tevazu ve ihlasla Sana yönelip huzurunda boyun eğen ve âh u enînlerle daima dergâhına teveccüh eden kullarından eyle.

“Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki onlar yerde tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atarsa ‘selâmetle!’ derler.”

Bizi âlim, ârif, halîm, çok tevbe, evbe ve inâbede bulunan, âh u enînlerle hep kapının tokmağına dokunan, mütevazi, huşû ile iki büklüm, Kur’ân ahlakıyla ahlaklanmış, vakûr, ciddi, heybet sahibi, salih, ihlasın özüne ermiş ve erdirilmiş muhlis ve muhlas, Senden razı ve Senin hoşnutluğuna mazhar, Seni seven ve nezdinde muhabbetle serfiraz kılınan ve huzurunda sürekli el açıp dua eden bahtiyar kullarından eyle.

Allahım! Senin yüzü yerde, mütevazi kullarının seyyidi olan nebî, Efendimiz Hazreti Muhammed’e salât eyle.

Allah’ın salât ve selâmı Senin üzerine olsun ey Allah’ın kullarının en mütevazisi! Allah’ın salât ve selâmı Senin üzerine olsun ey Allah’ın kullarının en çok kullukta bulunanı, en fazla itaat edeni!

***

TEVHİDNÂME MÜZAKERESİ

KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİ PENCERESİNDEN 

 [16] YÜZÜ YERDE VE ALÇAK GÖNÜLLÜ “MÜTEVÂZI” KİMSELER :

“Yürürken bu nuranî yolda her şeyin Cenâb-ı Hakk’ın ekstra lütfu, ihsanı ve özel teveccühü olduğunu/olacağını, bunun da ümit ve iradesinin gerçek dinamizmini teşkil ettiğini düşünür; yürür doygunluğa ermiş vicdan mekanizmasıyla sefeh orduları üzerine ve zaferle şahlanır daha ötelere ilâhî teveccüh ganimetiyle. Verdiğini verir, aldığını alır ama girmez zafer ve gına sağanağıyla şımarıklığa; girmez ve hep hamd ü senâlar ile gürler, mahviyet ve tevazu (17)  ile iki büklüm olur; olur da “Değildir bu bana lâyık bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?!.” (M. Lütfî) der…”

“…O, gaye-i hayal ufkuna iştiyak içinde kasılıp kıvranan bir heyecan ve heymân unsuru.. ebediyet ve Ebedî Zât iştiyakıyla cayır cayır yanıp püryan olan bir fenâfillâh dili.. tevazu ve mahviyetle (17)  buudlar ötesi seyahatlere talip, yorgunluk bilmez bir küheylan.. her zaman sonsuzluk rüya ve hülyalarıyla oturup kalkan ve “hel min mezîd?!.” deyip gözünü ötelere, ötelerin de ötesine dikmiş bir vuslat ve şeb-i arûs sevdalısı.. marifet, muhabbet, aşk u iştiyâk-ı likâullah delisi.. beden dünyasındaki maddî-manevî hükümranlığına rağmen, sevdalandığı kapının boynu tasmalı, kulağı küpeli azat kabul etmez bir bendesidir ve….”

[KENDİ DERİNLİĞİYLE LATÎFE-İ RABBÂNİYE  – Çağlayan_ K.Z.T_ Kasım 2017]

Gerçek tevazu; Hakk’ın büyüklük ve sonsuzluğu karşısında, sıfır-sonsuz nisbetlerine göre insanın kendi yerini belirleyip, bu düşünce ve bu tesbiti benliğine tam mâl etmesinden ibarettir. Bu anlayış tabiatına işlemiş ve bu işleyişle ikinci fıtrata ulaşmış olgun insanlar, halkla münasebetlerinde mütevazi, mahviyet içinde ve olabildiğince de dengelidirler. Evet, Allah’a karşı yer ve konumunu belirlemiş olanlar, dinî hayatlarında da, halkla münasebetlerinde de, hususî murakabelerinde de hep muvazene içindedirler.

  1. Dine karşı tevazu ve mahviyet içindedirler; onun ne menkulüyle ne de mâkulüyle hiçbir çelişkileri yoktur. Kur’ân-ı Kerim’in beyanât-ı neyyiresi, sünnet-i sahiha ve hasene ile sabit olan her hususa karşı teslimiyet ve iz’an içinde bulunurlar.
  2. Ve yine onlar, tebliğle tanıyıp, temsil ile, en küçük farklı alternatiflere bile geçit verilmemesi lâzım geldiğine inanarak, Hz. Şâri’in beyanının dışında her şeye karşı kapanır…
  3. Yine onlar, Kitap ve Sünnet’e muhalif yollarla kurtuluşa erilemeyeceğinin idraki içindedirler. En büyük güç kaynaklarını da Allah’a kullukta ararlar. Zaten, Allah’a kul olanın başkasına kulluk yapması mümkün olmadığı gibi, başkalarına kulluk zilletinden kurtulamayanların da, O’na sağlam bir kul olmaları düşünülemez.
  4. Onlar, sa’ylerinin semeresini kendilerinden bilmez ve Allah’ın bir imtihan olarak onlara verdiği kıdemi ve kim bilir hangi mülâhazayla ortaya koydukları sa’y ü gayreti başkalarına karşı aslâ üstünlük vesilesi saymazlar.

Hâsılı, tevazu, hulukullah sarayının cümle kapısı olduğu gibi, Hakk’a ve halka yakın olmanın da en birinci vesilesidir. Gül toprakta biter. İnsan semalarda değil, yerde üremiştir. Mü’min, secde unvanıyla başı ile ayakları aynı noktada birleşince Allah’a en yakın olur.[29] Hz. Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) yapılan gökler davetiyesinin başında, O’nun tevazu ve mahviyetinin remzi olan عَبْدُهُ [30] kelime-i mübeccelesi yazılmıştır.

[TEVAZU (1)  – Kalbin Zümrüt Tepeleri  – 30 Kasım 1993]

 …

“Yine onlar, Kitap ve Sünnet’e muhalif yollarla kurtuluşa erilemeyeceğinin idrâki içindedirler. En büyük güç kaynaklarını da Allah’a kullukta ararlar.

Onlar, sa’ylerinin semeresini kendilerinden bilmez ve Allah’ın bir imtihan olarak onlara verdiği kıdemi ve kim bilir, hangi mülâhazayla ortaya koydukları sa’y ü gayreti başkalarına karşı aslâ üstünlük vesilesi saymazlar.

Halkın hüsn-ü zan ve teveccühlerine bel bağlamaz ve bedel arayışına girmezler. Sevilip sayılmalarını bir ibtilâ kabûl ederek, Allah’ın kendilerine olan lütuflarını etraflarına karşı minnet ve ezâ vesilesi görüp, Hakk’ın ihsanlarını halka karşı sebeb-i istibdat yapmazlar.

Hâsılı, tevâzu (17)  hulukullah sarayının cümle kapısı olduğu gibi, Hakk’a ve halka yakın olmanın da en birinci vesilesidir.

Mü’min, secde unvanıyla başı ile ayakları aynı noktada birleşince Allah’a en yakın olur.

[TEVAZU (2)  – Kalbin Zümrüt Tepeleri  – 30 Aralık 1993]

***

TEVHİDNÂME -BAŞYAZI MÜZAKERESİ

SIZINTI-ÇAĞLAYAN BAŞYAZILARI PENCERESİNDEN  

 [16] YÜZÜ YERDE VE ALÇAK GÖNÜLLÜ “MÜTEVÂZI” KİMSELER :

 İman yolunun başına sancağını sağlamca saplayabilmiş iman eri, bir hamlede arzı aşar.. gider semalara ulaşır.. yıldızlarla hasbihâl eder.. güneşle münasebete geçer.. ayla arkadaşlık kurar.. ve yürür fezanın derinliklerinde “Refîk-i A’lâ”ya doğru. Yürürken de, her zaman tevazu içinde yüzü yerde ve mahviyet soluklamaktadır.. evet o, gönlüne meleklerin kanadından tüyler takmış gibi, her zaman akıl almaz irtifalarda kanat çırpar durur; kanat çırpar durur ama, ne irtifaların baş döndürücülüğü, ne de ruhanîlerle at başı hâle gelme, onun o durulardan duru düşüncelerini bulandıramaz. Başı her zaman bir Âdem Nebi duygusuyla sinesi üzerinde buruk, dudaklarında hiç dinmeyen bir efgan ve ümitleriyle de kıpkırmızı güller gibidir. Güneşe bakar gibi Hakk’a yönelince renklerle köpürür; O’nun mehabetini duyunca da, Sûr sesi almışçasına sabahın şebnemli yaprakları gibi terler.

 [HUSUSÎ BİR AÇIDAN İMAN_Sızıntı Başyazısından_ Mayıs 2000]

***

Söz şimdi aydınlık ruhlardaydı. İnsanlık bunlarla yeniden kendini keşfedecek ve varlık hiyerarşisi içinde hakikî yerini alacaktı. Bu itibarla, onlar yolları gözlenen bir nesildi; gittikleri her yerde insanlık onları, onlar da tevazu ve mahviyet duygusuyla başları ayaklarının bulunduğu noktada Allah’ı tâzim ve insanlara saygı mülâhazasıyla sürekli iki büklüm, gözleri Rahmeti Sonsuz’un kapı aralığında ışık sağanaklarının sökün edeceği ânı bekliyorlardı. Günümüzün insanı konuyu nasıl değerlendirirse değerlendirsin onlar âtinin çocuklarıydı; nurlu geleceğin karnı da onların sırlarına gebeydi. Her biri kendi çapında birer diriliş havârîsi olan bu kutluların ellerinde dostluk buketleri, dudaklarında kardeşlik neşideleri vardı. Onların en keskin kılıçlardan daha keskin dilleri suyunu Kur’ân çağlayanından almış ve sözleri de uhrevî buutluydu. Bu sözler zulmetleri paramparça ediyor ama kimseyi yaralamıyordu; kulaklarda Kevser çağıltıları bıraksa da kimseye hasret yaşatmıyordu.

[ÖRNEKLERİ KENDİNDEN BİR HAREKET_Sızıntı Başyazısından_ Ağustos 2000]